Herkese Merhaba

Herkese Merhaba
Ben Nebahat Yalçın Bayram

1970 Sivas Öğretmen Okulu girişli, 1975 mezunuyum.

Organik öğretmen yetiştiren, bir okuldan mezun oldum.

35 yıl sonra, sosyal medya üzerinden, okul arkadaşlarımız ile buluşmalarımız başladı. Her yıl devam etmektedir.2010 yılında, okulumuz adına resmi internet sitesi açtım.

Öğrenciler, öğretmenler, çalışanlarımız da dâhil olmak üzere, herkese bir sayfa açtım. Buluşmaya katılanların resimlerini çektim. Videolarını çektim. Resmi internet sitemde paylaştım. Yurdumuzun dört bir yanına dağılan biz öğretmenlerin okuttuğu öğrenciler, bu internet sitesi sayesinde, çok sayıda öğrenci, öğretmenleriyle buluştu.

Anılarımızı da paylaştık.

1963 mezunu bir arkadaşımızın anısı beni çok etkiledi. Mustafa Göçer, anısını telefonda anlattı, ses kaydı yaptım, sonra yazıya çevirdim.

Şimdi bu anıyı sizinle paylaşıyorum.

 

 

1963 MEZUNU MUSTAFA GÖÇER ANISIDIR.

1959 yılı Haziran’ında Ceyhan Ortaokulunu bitirdiğimde Adana’nın Ceyhan dâhil hiçbir ilçesinde lise yoktu. Ailem Belören köyünde oturuyor, bense dayımın yanında okulu bitirmiştim. Gidecek kalacak hiçbir yerim yoktu. Acilen tüm yatılı okulların sınavlarına girmiştim. Tesadüfen bir arkadaşımla beraber Sivas İlköğretmen okulu kazandığımı öğrendim.

                 Eylül ayında uzun burunlu bir otobüsle Adana’dan, Kayseri’ye doğru yola çıktık. Tam 14 saatte Kayseri’ye oradan da 10 saatte trenle Sivas’a ulaşabildik. İstasyondan elimde tahta bavulla yürüyerek vilayete kadar geldim. Yol boyunca bütün evler tek katlı, yalnız lise ile vilayet binası iki katlı bir şehir. Vilayetin önünde o zaman için koca bir meydan, meydanın kuzey batısında bir levha, Yüzbaşı Galip Caddesi. Cadde boyunca sağda iki katlı beton evler, solda da inşaat halinde Numune Hastanesi. Yine sağda bir levha, yarı açık cezaevi, ilerde askeri nizamiye, ilerde de dört yılımı geçireceğim Taş Mektep Binası yani Kabak yazısındaki, Sivas ilköğretmen okulu.

                 Sivas ilköğretmen okuluna. Teslim olunca sınıfımızı kalacak yatacak yerlerimizi öğrendik. Okul (U) şeklinde, ortasında sahnesi olan bir yemekhane, üstünde de yemekhane büyüklüğünde bir yatakhane. Burada bazı şeylere şaşırdım. Yemekhanede öğle ve akşam yemeklerinde iki çeşit etli yemek çıkıyordu. Daha önce köyümde tavuk misafir geldiğinde, ette cumadan cumaya köy kahvesinde kesilen keçi ve koyun etleri yerdik.

                          Okulda hemen her hafta öğlen verilen irmik helvasının lezzetini hayatım boyunca hiç unutamam. Ayakkabılarımızı, ayakkabıcıya gidip, 35 kuruşa boyatmazdık. Bize pahalı gelirdi. Bizde, cıbıllar parkında 15 kuruşa boyayan çocuklara boyatırdık.

                           1959 yılında kar geç yağdı. 27 Aralıkta Tan sinemasında filme gitmiştim, film arasında pencereden aşağı baktığımda kar yağdığını gördüm. Filmin ikinci yarısını izlemeden dışarı fırladım. Zira ilk defa kar görüyordum hem de yağarken.  Okulumuz Leyli yani yatılı idi, yılda bir takım elbise, iki yılda bir de kalın hereke kumaşından kaput veriyorlardı. Kaput sırtımda okulun alt kısmında yağan karın altında, karın, karda çıkardığı ayakkabımın sesini duyarak yürüdüm. Çok hoşuma gitmişti. Okul müdürümüz Burhanettin Canatar çok güzel saz çalardı. İlk defa ondan Gesi Bağları türküsünü çalarken dinledim.

                           1960 yılında o yıl ilk defa baharda yatakhanenin doğudaki pencereleri havalandırmak için açıldığında sabahleyin Paşa fabrikası tarafından şehre giren yüzlerce kağnının sesini çeşitli tonlarda dinledim. Dinleyince çok değişik gelmişti. O sesler her yıl azalarak devam etti. Okulumuzun ihtiyaçlarını karşılamak için bir faytoncu üç tanede atı vardı. Tavla en kuzeyde bulunuyordu. Tavla da aynı zamanda orada yatan Ruşen ağaya emanetti.(Tavla: Atların kaldığı yer.)

 Bu faytona sadece okul müdürü binebilirdi. Ruşen ağa öğleden sonra Okul Müdürünü şehre indirir, istenen saatte de geri getirirdi. Bir de Kazım ağayı hiç unutamam. Kazım ağa (Çavuş emmi)bizim okulun çeşitli işlerine bakan, 1925 yılından beri hizmet veren hizmetliydi. Okulumuzda hamam yoktu. Hamam ihtiyacımız için 15 günde bir hamam kart verilirdi. Bu kartla arkadaşlarla çarşıda Kurşunlu hamamına gider yıkanır birbirimizi keselerdik.

                            1960 yılı biterken okulda bir telaş gördüm. Meğer 27 Mayıs ihtilali olmuş sokağa çıkma yasağı konduğundan gündüzlü arkadaşlar gelmediler. Öğle sonuna kadar okul müdürü okul içinde bir aşağı bir yukarı yürüdü durdu. Öğleden sonra tavrını koydu, yaşasın İhtilal ve 27 Mayıs. İhtilal kesinleşince birkaç gün sonra askeri cemse aracı, öğrencileri bindirip köy gezilerine götürdüler. Ama halk hiç iyi karşılamadı. Tabiri caizse fokurduyordu. O yaza biraz geç girdik. Ben ve pek çok arkadaş sınıfta kaldık.

Adana’dan eylülde okula döndük bu defa bizim okulda ihtilal çıktı. Okul müdürünü istemeyiz diye öğrenciler boykot ettiler. 40 civarında arkadaşımız sürgüne gitti. Okul müdürümüzün yerine de Kemal Sürekli geldi.

1960-1961 öğretim yılında kendimi yenemedim sınıfta kalışımın sebebini sorguladım. Meğer konuları öğrenmiyor, ezberliyormuşum. Bir daha son sınıfa kadar hiç eylüle kalmadan geçtim. Bu yıl Türkiye’deki ihtilalin etkilerini yaşadık.

Yeni sinemamız Esen sinemasında Riyaset-i Cumhur Senfoni Orkestrasını izledik. Genç meslektaşım olan Hikmet Şimşek, gürültü yapan Sivaslılara, orkestrayı durdurup,

Gürültü olan yerde müzik biter,

Müziğin başladığı yerde gürültü biter.

Sözüyle seyirciyi eğilerek selamladıktan sonra, konser sonuna kadar salonda ses ve çıt çıkmadığını gördüm.

                    Bir gün sabah kalktığımızda, gündüzlü arkadaşlar bir haberle geldiler.

 Hey arkadaşlar, vilayetin önünde bir avradı asmışlar. Koşa koşa gittik meydanda darağacında bir kadın, esen poyraz etkisiyle sallanıyordu. Kadının boynunda adı, suçu ve mahkeme kararı duruyordu.

                 Durdu Sarıkaya kayınbiraderine âşık olmuş,( Genç kızlığından beri sevdiği gence vermemişler, onun kardeşiyle evlendirmişler Durdu’yu.) Bir kız çocuğu olan durdu, kayını ile beraber kocasını öldürmüşler. Sivas’ın Haydarlı köyünden. Savcı son arzun nedir diye sormuş, O da savcıya,

Âşık olduğu kayınını sormuş. Hüseyin Sarıkaya nerede? 

Savcı şu an onu da Kars’ta asıyorlar deyince,

Desenize ayrılmıyoruz, sizin kanunlarınız bizi ayıramadı demiş.

25 Aralık 1961

Sabah tan ağarırken kadınlar hapishanesinden alınan durdu Sarıkaya, yüksek sesle bağırarak ve türkü söyleyerek sevdiğini haykıra, haykıra vilayetin önünde kurulan darağacına kadar getirmişler.

'Darağacı yolunda,

Kelepçeler kolumda,

Sen gene aklımdasın,

Hüseyin, Hüseyin'

 

 Darağacı dibinde idam hükmü kendisine okunan Durdu Sarıkaya kesik cümlelerle, 'Bu kararı kaç defa dinledim, ne olur bitirelim artık' demiş, sonra sandalyeye çıkarak

 'Hüseyin, Hüseyin,

Beyaz gömlek giydirdiler,

 Bu sehpaya bindirdiler'

Diyerek türküye devam etmiş

 ve kendi kendisinin sandalyesini devirmiş, bu olay günlerce Sivas’ta konuşulmuştu. 35 yaşındaydı. Poyrazda sallanırken ayağında Sivas’ın meşhur nakışlı renkli yün çorapları vardı, yeni banyo yapmıştı anlaşılan, saçlarını belik, belik örmüş. Saçlarının görünen kısmı, aralık ayının poyrazında soğuğunda donmuştu.

               Ben kadından ayrılamadım, seyrettim. Biraz sonra güneş doğarken, kadının yüzüne pembelik kondu, yaşıyormuş gibiydi. Oradan kucaklayıp indiresim geldi, ama  saat 8-9 u bulduğunda güneş yükselirken, kadının yüzünde ölümün karanlığını gördüm.

                 Aslında Eylül’de Adnan Menderes’in asılma hadisesinde halkın tepkisini dizginlemek için yapılmıştı.

 O gün Türkiye’nin 20 vilayetinde son defa, aynı gün meydanlarda mahkûmlar asılmıştı. Asılanlar öğleye kadar ipte tutulmuştu.

                     27 Mayıs İhtilali topluma sevdirme programında 1962 baharında Yıldız Kenter geldi. Ağaçlar Ayakta ölür. Burada 90 yaşındaki bir kadını canlandırıyordu. Leydi Şıtarleyin Aşkını oynadı. Harikaydı ve çok etkilenmiştik. Orada da, 18 yaşındaki bir kızı canlandırıyordu.

Lale Oraloğlu ve ekibi, okulumuzun yemekhanesinde, tiyatro gösterisi yaptılar.

Bu tip kültürel etkinlikler, hayatımızda vardı. Biz Sivas’taydık, Onlar Anadolu turneleri gezilerinde geliyorlardı.

 

           1961 yılının güzünde okulumuza Âşık Veysel geldi. Milli Eğitim göndermiş, yemekhanenin sahnesinde, akşam yemeğinden sonra saat 9’a kadar saz çalar, öğrencilerle sohbet ederdi. Arkadaşımızdan biri sordu, Âşık Emmi hangi ses güzeldir? Âşık Emminin unutulmayacak cevabı şöyle:

14 ile 16 yaş arası kız sesi,

Konuşmaya çalışırken çocuk sesi,

Nisan ortası ile Mayıs ortası arasında su sesi,

Cepte olursa para sesi,

Sabahın seherinde bülbül sesi,

Çalınırsa saz sesi güzeldir dedi.

 

             Aynı yıl ikinci sınıfı okurken Celal Koç geldi. Telaffuzu çok bozuk olduğu için okul müdür muavini sınıfa getirdi, yanımdaki arkadaşı kaldırdı, Celal’i oturttu. Beni bilahare yanına çağırdı, bu çocuğun diksiyonu bozuk sen düzelteceksin dedi. Hocalar benim diksiyonumu çok beğenirlerdi, sınıfta dersin kaynatılması istenirse, oralarda uzun uzun sıkmadan konuşur, dersi kaynatırdım.

               O yıl okula, eşime bile anlatmadığım, platonik aşk ile sevdiğim, açılamadığım, mezun olduğum gün, iki kız arkadaşımdan evlenme teklifi aldığım halde, uğruna hiç düşünmeden reddettiğim, gönlümü öyle doldurmuş ki, bir daha kimseye yer bırakmayan biri, birinci sınıfa başladı.

O yıl Celal’le beraber 7 kişilik grupla İstanbul Beykoz’da Abraham Paşa korusunda izci kampına gittik. 1963 baharında Hanlı köyünde staja gittim. Orada yaşlı Habib Ağa, Enver Paşa’nın Erzurum’a giderken köyden geçtiğini, Paşanın atları var zannıyla arpa saman hazırlandığını, gelince otomobilin önüne arpa ve saman döküldüğünü anlattığında epey gülmüştük. (O zaman, otomobilin arpa, saman yiyordur herhalde inancıyla, otomobilin önüne arpa ve saman döktüklerini anlattı.)

                     Beden eğitimi öğretmeni Fevzi Bakan, okuldan seçtiği voleybolcu kızları bana emanet eder, ben de onları her Cuma kapalı spor salonuna götürürdüm. İçlerinde sadece Hatice, basketbol takımından arkadaşım Selahaddin Okuyucu ile evlendi. Haziran’da Abdullah Yiğenoğlu’nun bir şiirini okudum, sevgilisine yazmış. Bu şiir aynı zamanda Türkiye’de bir ansiklopedide de yayınlandı. Şiir şöyle;

“GEÇTİ

Bir saniye geçti,

Bir dakika geçti

Ve senin için yaşanan,

Koca bir ömür geçti.

Çok etkilendim. Ben de platonik aşkıma yazıp, okul koridorunda her zaman astığı yeşil mantosunun cebine gizlice koyduğum bir şiir yazdım.

“İMDAT

İmdat, hayat penceresinden bakınca evrene,

Bir bakışta gözlerinde buldum kendimi.

Bir girdaptayım sanki ey sevgili,

Aşkınla boğuluyorum kurtar beni. “

Diplomayı alıp 27 Eylül 1963’den beri Sivas’a hiç gitmedim.                                                

 Abdullah Yiğenoğlu 1980 sonrası vefat etti. Celal Koç şu anda Yalova’da, eşi ölmüş torunlarıyla birlikte yaşıyor. Bense Adana’da liseyi dışarıdan bitirdim. Adana İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldum. Özel sektörde 7 yıl muhasebe ve finansal sorumluluğu yaptım. Kendi şirketimi kurdum, siyasette Adalet Partisi yöneticiliği yaptım. Seyhan ve Yüreğir İlçe Belediye meclis üyelikleri, büyükşehir meclis üyeliği yaptım. İşte geldik, işte gidiyoruz.

HALEP ŞEHRİ ŞEN OLA.

(Not: Mustafa Göçer arkadaşım, sosyal medya üzerinden, platonik aşkını bulmasına yardımcı oldum. Onun resimlerine baktı. Zaten o olay okulda başlamadan bitmişti. Şimdi, Sivas Öğretmen Okulu Taş mektebimizdeki ilk buluşmaya katılacağını söyledi.)

Mustafa Göçer

1963 Sivas İlk öğretmen Okulu Mezunu.

Tlf: 0533 483 54 01

Derleyen: Nebahat Yalçın Bayram